Reklamlar
Anasayfa » Haber
07 Aralık 2016 ( 299 görüntülenme )

İSRAİLOĞULLARI KİMDİR?

Günümüz Siyaseti İle İsrailoğulları Arasında Bağ Var Mı?
  Ve Tanrı Hazreti İbrahim’e gökyüzünden seslendi. Yıl, Milat’tan Önce 1.750, yani günümüzden yaklaşık 4.000 yıl öncesi, ünlü Hitit uygarlığının Anadolu’da hüküm sürdüğü yıllar:

“İbrahim. Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları –Ken, Keniz, Kadmon, Hitit, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını– senin soyuna vereceğim [1] .” 

 

İbrahim Hebron’dadır.
Hebron bir Filistin toprağıdır ve kendisi de Harran’dan göç ederek gelmiştir. Fakirdir, bir eşiyle kıt kanaat geçinmektedir, fazlasında gözü yoktur.
Göklerden gelen bu sese şaşırmış, ne olduğunu anlayamamıştır.

Bir süre düşünür, Mısır Irmağı’ndan Büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan toprakları gözlerinin önünde canlandırmaya çalışır; çok büyük topraklardır, verimlidir, bal ve süt kokan bu diyar sanki bir cennettir. Soyunun alabildiğine çoğaldığını ve her bir kabilesinin ülkenin dört bir yanda at koşturduğunu düşünür. Hayal ötesi bu düşünceleriyle bir an için mutlu olur. Yüreğini sağlam bir inanç kaplar, kendine güveni gelir, çünkü bu vaadi yapan Tanrı’dır, Her Şeye Egemen Rab’dir!

Aradan zaman geçer, iki oğlu dünyaya gelir; ilkinin adını İsmail, diğerine de İshak adını verir. İshak da baba memleketi Urfa’dan evlenir, Esav ve Yakup adında iki oğlu olur. İbrahim’e bal ve süt kokan toprakları vaat eden Tanrı, Yakup’u kutsamıştır ve soyu onunla devam edecektir. Yakup büyür, baba memleketi Harran’a gider, yeni gelin de Harran’lıdır. Çocukları olur, alır ailesini ve Filistin topraklarındaki bu kez baba evi Hebron’a dönmek için yola çıkar.
Yolda, babası İbrahim’in Tanrısı gökyüzünden ona seslenir:

“ Bundan sonra adın Yakup değil İsrail olacak!” [2]

Yakup dört hanımla evlidir; Rahel, Lea, Zilpa ve Bilha. Bu evliliklerinden on iki oğlu ve bir kızı olur.
Kızı Dina hariç,  soyu bu on iki erkek evladı ile sürer; Ruben, Şimon, Levi, Yahuda, İssakar Zevulun, Gad, Aşer, Dan, Naftali, Yusuf ve Benyamin.

İşte İsrailoğulları bunlardır, onlarla birlikte anılan Yahudi, Musevi ve İbrani gibi tanımlar, İsrail’in oğullarının bilinen diğer isimleridir. Kutsal kitapları Tanah’tır, Tevrat bu kutsal kitabın ilk beş bölümüdür ve Musa’nın Kitabı olarak tanınır. 

İsrailoğulları’nı tanımanın en güzel ve kolay yolu, onların kutsal kavram ve sembollerini, bayram ve özel günlerini bilmekten geçer. Bu bize hem Yahudi inancını, özlemlerini, mutlulukları, acıları ve geleceğe yönelik tasarılarını gösterir, hem de Yahudi tarihi hakkında bilmediklerimizi öğretir.

Merak edilen Firavunlar, Hz. Musa ve On emir, Altın Buzağı, Davut Yıldızı, Yedi Kollu Şamdan, Tanrı vaadi topraklar, Samson, Dalila, Golyat, savaşlar, Süleyman Mabedi, Ağlama Duvarı gibi konular, aslında Yahudi tarihinin birer sayfasıdır ve kutsallarıdır.
Hepsi birer simgedir, özel işarettir, her biri İsrailoğulları’nın bir gizemidir: Şabat, Yom Kipur, Menora, Magen David, Sukot, Asara Betevet, Tu Bişvat, Purim, Pesah gibi.

Önemlidir bunları bilmek, çünkü günümüz İsrail’i Müslüman coğrafyanın tam ortasında yaşayan tek Yahudi devlettir. Kuruluşundan günümüze hep savaş halindedir, hem içeride hem de dışarıda.

Peki, bu savaş ne olacaktır, nereye kadar uzanacak ya da nasıl bitecektir?
Bu savaş bitmeden Orta Doğu huzur ve barışı bulmayacağına göre, bu sorulara bir cevap bulmalı ve gelecek için bir umut ortaya konulmalıdır.

Bu noktada önümüze çıkan her cevap İsrailoğulları’nın kutsal kavram ve sembollerini, özellikle de ‘Nil’den Fırat’a vaat edilmiş topraklar’ kavramını karşımıza çıkaracaktır. Bu kavramı çözebilirsek işimiz kolaydır ama nasıl? Kimse çıkıp da anlatmıyor ki bize, nedir bu İsrailoğulları ve ne yapmak istiyor, diye. Kaldı ki herkes İsrail’den şu ya da bu şekilde kuşkulanıyor ama kuşkularını teyit edecek kanıtlara bir türlü ulaşamıyor. Bu durum bizi hep endişeye sevk ediyor, bir türlü aradığımız cevaplar bize gelmiyor, ama artık bu iş çözülmeli ve gerçek ne ise ortaya çıkarılmalıdır, bu amaçla yola çıktık biz. 

Ana amacımız bu olsa da bir küçük detay daha var çıktığımız yolda, o da, etrafımızda gelişen olaylar karşısında bizi yok sayanlar, bizi anlamaz ve bilmezlerden görenlere tarihi bir yanılgı içerisine düştüklerini göstermektir. 

İbrahim oğlu İsrail çocukları Tanrı’nın aklı bir tek onlara verdiğini ve kalan insanoğullarının da bu akla hizmet etmesi gerektiğini varsaymaktadır.  Bu varsayım akıl ötesi olsa da, yeni İsrail için hazırlanmış olan stratejik bir planda açığa çıkmış olduğu için size anlatılmalıdır.

İsrail’in izlediği yol da açıktır; ‘1980’lerde İsrail için Strateji’ adlı bir belge
[3] , yazanı bir Yahudi, adı Oded Yinon, yayınlayan da bir Yahudi, Dünya Siyonist Dergisi Kivunim…

Şimdi şu İsrailoğulları’nı biraz açalım ve 3.000 yıl öncesine gidelim…

İsrailoğulları

Herşey, sanırız ki Nuh’un gemisiyle başladı. Tanrı günahlarından dolayı insanoğlunu yok etmeye karar verdiğinde bir tek Nuh’u korudu, onu ve seçtiklerinin yaşamasına izin verdi, çünkü o iyi bir insandı.

Nuh’un üç oğlu vardı; Sam, Ham ve Yafet. Tufan’dan iki yıl sonra, Sam 100 yaşındayken, oğlu Arpakşat doğdu, Sam 500 yıl daha yaşadı, birçok oğlu ve kızı oldu ve öldü. Nuh soyundan Terah'ın üç oğlu vardı; Avram, Nahor ve Haran.

Gün geldi, zaman geçti ve Avram akrabası Saray ile evlendi, sonra babası Terah’la birlikte Kenan ülkesine gitmek üzere Kildaniler'in Ur Kenti'nden [4] ayrıldı, önce Harran'a gidip yerleşti. Babası Terah iki yüz beş yıl yaşadıktan sonra orada öldü [5] .

Avram’ın iki oğlu oldu; İsaac
[6] ve Yişma’el [7] . Tanrı’dan gelen bir buyruk üzerine, aldı ailesi yanına ve Kenan/ Filistin diyarına doğru yola çıktı.

Yahudilerin atası olarak kabul edilen Avram, Nuh oğlu Sam’ın soyundandır, Tanrı buyruğu ile adı ‘İbrahim’ olarak değiştirilmiştir. Ve böylece Yahudiler’in atası olarak kabul edilen İbrahim’in ve aynı zamanda İsrailoğullarının dört bin yıllık hikâyesi burada başladı…

İbrahim uzun bir yolculuktan sonra Kenan diyarına vardı ve Hebron yakınlarında ki Mamre meşeliğinde yerleşti. İyice yaşlanmıştı, ölmeden önce oğlu İshak’ın muradını görmek istiyordu.  Kendi haline bıraksa onu, mutlak gidip bir Filistinli kız alacak, sonra da ‘ben evlendim’ diyerek karşısına çıkacaktı. Buna izin veremezdi, çünkü Tanrı ona Kenan diyarını vaat etmişti, bal ve süt kokan toprakları. Şimdi misafir gibi yaşadığı bu diyardan kız almak ve bu yerdekilerle akraba olmak hiç de iyi olmazdı.

Öte yandan bir de soy meselesi vardı; İshak soyunu sürdürecek oğluydu, Filistinli bir kızla evlenmesi demek, soyunun da karışması demekti, buna da izin vermezdi. Kaldı ki Harran’da kardeşleri vardı, onların pek çok kızları vardı, akrabalarından biriyle evlendirip soyunu sürdürmek daha doğru olacaktı. Bu düşünceler içerisinde uşağını çağırdı ve Harran’a gidip akrabalarından Nahor’un kızını oğluna gelin olarak istemesi için söz aldı:

-       Elini uyluğumun altına koy. Yerin göğün Tanrısı RAB'bin adıyla ant içmeni istiyorum. Aralarında yaşadığım Kenanlılar'dan oğluma kız almayacaksın. Oğlum İshak'a kız almak için benim ülkeme, akrabalarımın yanına gideceksin. 

Biliyordu ki uşağın kendisini anlaması ve neden böyle bir istekte bulunduğunu kavraması zordu. Zaten uşak da anlamak için kendini zorlamadı, hiç düşünmeksizin elini İbrahim’in uyluğunun altına koyarak söz verdi, geçip gitti. Bir kervan hazırlandı, hediye için çok değerli eşyalar kervana yüklendi ve başta uşak, yanında adamları hepsi birden Harran’a doğru yola çıktı. Uşağın derdi büyüktü; Efendisi İbrahim adına kız isteyecek, onlara hediyeler sunacak ve kabul görürse kızı alıp Hebron’a getirecekti, zor bir işti bu.

Uzun bir yolculuk oldu onun için. Vardığında ne yapacağını, ne diyeceğini tasarlamak maksadıyla tam şehrin girişinde mola verdi ve kervanı yaydı. Burası bir suyun başıydı, tıpkı çöl ortasında bir vaha gibi, dinlenmek için de iyiydi. Bir ara gözlerini çevirdi etrafa ne var ne yok görmek için, çok genç ve güzel bir kız dikkatini çekti, testisine su dolduruyordu.

Uşak, gayri ihtiyari güzelliğinden etkilendi ve efendisi İbrahim’in gelini olabileceğini düşündü, rahatladı. Ama Tanrı bu işe ne derdi, onu bilemiyordu, canı sıkıldı. Kızı sınamak için sordu:

-       Lütfen testinden biraz su ver, içeyim. 

Genç kız hiç şaşırmadı, ürkmedi, doğal bir hareketle testiyi ona uzattı ve ‘iç efendim’ dedi. Uşağın su istemesindeki merak aslında susuz olduğundan değil, genç kızın sadece ona mı, yoksa bütün kervandakilere mi, develer dâhil, yani herkese mi su vereceğini anlamaktı.  Çünkü bu ikinci davranış, bir ölçüde anlayış ve hoşgörüsünün işareti olacaktı, bu da Tanrı’nın işiydi, müstakbel gelini karşısına ilk anda çıkarmış olması demekti. Genç kız önce uşağa su verdi, ‘iç efendim, siz içiniz, ben şimdi kervana su vereyim’ diyerek koşa koşa kuyuya gitti, testisini yeniden doldurdu ve kervana boydan boya su verdi.

Uşak hayran kalmıştı, içinden ‘işte efendim İbrahim’e layık gelin bu’ diyerek gevşedi, ama hemen kim olduğunu öğrenmek için sordu:

-       Lütfen söyle, kimin kızısın sen? Babanın evinde geceyi geçirebileceğimiz bir yer var mı?

-       Milka'yla Nahor'un oğlu Betuel'in kızıyım. Bizde saman ve yem bol, geceyi de geçirebileceğiniz yer var.

Bunu duyunca uşak daha da sevindi, çünkü bu kız efendisi İbrahim’in akrabasıydı, üstelik tam da işaret ettiği kişiydi, heyecanlandı, mutlu oldu. O bu düşünceler içinde kaybolmuş iken, genç kız evine dönmüş ve annesi ve babasına karşılaştığı bu kervanı anlatmıştı. Evdekiler önce işin farkına varmamış ama bunun hayırlı bir iş olacağını düşünmüşlerdi. İçlerinden ‘hayırlısı olsun’ dediler ve kervanı, özellikle de başındaki adamı beklemeye başladılar. Uşak vardığında herkes hazırlıklıydı. Hoş beşten sonra iş asıl konuya geldi ve sözü fazla uzatmadan uşak, ‘efendim İbrahim’in dileği budur’ diyerek genç kızı İshak’a istedi.

Nahor ‘Allah’a şükürler olsun’ diyerek rahatladı, hemen teklifi kabul ederek kızları Rebeka’yı İbrahim oğlu İshak’a verdiler. Gönülleri rahattı çünkü gelenler akrabası İbrahim’in adamlarıydı ve onun oğluna kendi kızını istiyorlardı. Nahor’un bu düşüncelerinden habersiz Uşak ‘efendim İbrahim’im dilekleri kabul oldu’ diye düşündü, yere kapandı ve Tanrı’ya şükretti. Sonra yanında getirdiği altın, gümüş takı ne varsa, hepsini söz nişanı olarak Nohar’a ve eşine verdi, ardından müstakbel gelin Rebeka’yı ve hizmetçilerini alarak Hebron’a doğru yola çıktı.

Bu geçen olaylardan İshak’ın haberi yoktu, o işinde ve gücünde çalışmaktadır. Bütün bildiği babası İbrahim’in kendisi için bir gelin aradığıdır, ama Filistin’den değil, akrabalarının bulunduğu Harran’dan. Bir akşamüzeri, geri dönüş yolundaki kervanı görür ve neler olduğunu öğrenmek için koşarak uşağın yanına gider. Uşak anlatır, o dinler, o anlatır uşak dinler ve sonunda İshak her şeyi öğrenir. Bu arada Rebeka da İshak’ı uzaktan süzmekte ve nasıl biri olduğunu anlamaya çalışmaktadır…

İşin özünde İshak Rebeka’yı ilk görüşte sevdi, bağlandı, hemen onu annesine götürdü, tanıştırdı ve sonra evlendi. İshak Betuel’in kızı Rebeka’yla evlendiğinde kırk yaşındaydı. Aradan epey bir zaman geçti ama çocukları olmadı. İkisi birlikte Tanrı’ya dua etti bir çocukları olması için. Onların yakarışını duyan Tanrı, bir değil iki çocuk birden verdi. Rebeka bu duruma şaşkındı, iki çocuklu bir hamile ne demek, bilemediği için üzüldü ve Tanrı’ya dua ederek başına ne geldiğini sordu:

-       Nedir bu başıma gelen ey Tanrım?

Tanrı:

“Rahminde iki ulus var, senden iki ayrı halk doğacak, biri öbüründen güçlü olacak, büyüğü küçüğüne hizmet edecek.”

İlk doğan oğlu kıpkırmızı ve tüylü oldu; kırmızı bir cüppeyi andırmaktaydı, adını Esav koydular. Sonra kardeşi doğdu, ona Jacop/Yakup adını verdiler.

Çocuklar büyüdü; Esav kırları seven usta bir avcı oldu, Yakup ise hep çadırda oturan sakin bir adamdı
[8] .

Derken zaman geçti, İshak yaşlandı, artık gözleri görmez oldu. İlk doğan olduğu için Esav’ı kutsaması gerekiyordu, ama Rebeka Yakup’u daha çok sevdiğinden, bir aldatmaca yapıldı ve Yakup’u kutsamak durumunda kaldı. Kutsadı ama bu yüzden oğullarının arası açıldı ve bu yüzden Yakup, annesinin Harran’daki kardeşi Lavan’ın yanına kaçmak zorunda kaldı
[9] . Ama gitmeden önce, her şeyi bilen ve gören babası onu çağırdı, ‘Kenanlı kızlarla sakın evlenme’ diyerek tembihat etti ve tıpkı kendi babası İbrahim’in söylediği gibi akrabalarından birinin kızıyla evlenmesini istedi:

-        -Kenanlı kızlarla evlenme. Hemen Paddan-Aram’a, annenin babası Betuel’in evine git. Orada dayın Lavan’ın kızlarından biriyle evlen. Her Şeye Gücü Yeten Tanrı seni kutsasın, verimli kılsın, soyunu çoğaltsın; soyundan halklar türesin. İbrahim’i kutsadığı gibi seni ve soyunu da kutsasın, öyle ki Tanrı’nın İbrahim’e verdiği topraklara sahip olasın.

Yakup hiç oyalanmadı, Hebron’dan yola çıktı ve doğru Harran’daki dayısı Lavan’ın evine gitti. Babasının vasiyetini anlattı ve Tanrı’nın emriyle kızını istedi. Oysaki Lavan’ın iki kızı vardı; büyüğünün adı Rahel, küçüğü ise Lea’ydı. Lea’nın gözleri alımlı, Rahel ise boyu bosu yerinde güzel bir kızdı. Yakup daha ilk görüşte Rahel’i sevdi, ona ısındı ve onunla evlenebilmek için yedi yıl dayısı Lavan’ın yanında çalıştı. Düğün günü geldiğinde, Lavan bütün yöre halkını toplayıp bir şölen verdi. Gecenin sonunda kızı Lea’yı yanına aldı, cariyesi Zilpa’yı da hizmetine verdi ve doğru Yakup’un odasına götürdü. Olan bitenden habersiz Yakup, Rahel niyetine Lea ile gerdeğe girdi. Ama sabah olunca kalkıp bir de baktı ki, yanındaki sevdiği kız Rahel değil, kardeşi Lea! Önce şaşırdı, sonra üzüldü, duruma bir anlam veremedi ve öğrenmek için Lavan’ın yanına gidip sordu:

-       - Nedir bana bu yaptığın? Ben Rahel için yanında çalışmadım mı? Niçin beni aldattın?

Lavan çok sakin bir ifadeyle:

-       - Bizim buralarda adettir. Büyük kız dururken küçük kız evlendirilmez. Bu bir haftayı tamamla, Rahel’i de sana veririz. Yalnız ona karşılık yedi yıl daha yanımda çalışacaksın.

Yakup çaresiz kabul etti, çünkü Rahel’i seviyordu. Yedi yıl daha çalıştı ve sonunda dayısının karşısına geçip Rahel’i istedi. Evlendiler; onu Lea’dan daha çok sevdi ve cariyesi Bilha’yı da hizmetine aldı [10] .

Yakup’un Lea ile evliliğinden altı oğlu bir kızı, Rahel’den de iki oğlu oldu. Öyle bir zaman geldi ki eşlerinin cariyeleri Bilha ve Zilpa ile de yatmak durumunda kaldı ve bu beraberliklerinden dört oğlu daha oldu.

Yakup’un artık dört eşi, bu dört eşinden on iki oğlu ve bir kızı vardı: Ruben, Şimon, Levi, Yahuda, İssakar, Zevulun, Gad, Aşer, Dan, Naftali,Yusuf, Bünyamin ve kızı Dina. Kızı Dina hariç, bu on iki oğul günümüze kadar gelen on iki İsrail oymağıdır ve Yakup oğullarının bu on iki boyu, sonradan İsrailoğulları olarak anılacaktır…

Oğlu Bünyamin hariç Yakup’un on bir oğlu ile bir kızı Harran’da doğmuştur. Yaşamının büyük bir bölümü Harran’da yani günümüz Şanlı Urfası’nda geçmiştir. Dolayısıyla Yahudilerin atası olarak İbrahim’in ayak bastığı yerler ne kadar kutsal ise, Şanlıurfa da Yahudiler için o kadar kutsaldır. Kaldı ki Yakup’un babası da Harran’dan evlidir, İbrahim de Harran’da yaşamış olduğu için bu kutsallık daha da önem kazanmaktadır.

Tekrar geriye dönersek, oğlu Yusuf’un doğumundan sonra Yakup Harran’dan ayrıldı. Artık zengindi; Lavan’ın yanında çalışarak geçirmiş olduğu yıllar onu zengin etmişti, çok sayıda sürü, erkek ve kadın köle, deve, eşek sahibi olmuştu [11] .  Babası İshak’ın yanına gitmek üzere, ailesi ile birlikte doğruca Filistin/Kenan’a yola koyuldu [12]  

Yolda, Tanrı'nın melekleriyle karşılaştı ve ‘Tanrı'nın ordugahı bu’ diyerek oraya ‘Mahanayim’ adını verdi. Mahanayim bugün İsrail’de bir semtin adıdır, aynı zamanda bu adın verildiği birçok yerleşkeler vardır.  İsrail-Suriye ateşkesi de, 20 temmuz 1949 da, Mahanayim’de imzalanmıştır
[13] .

Yolculuk esnasında Yakup bir gece kalktı; iki karısını, iki cariyesini, on bir oğlunu ki Bünyamin henüz doğmamıştı,  yanına alıp Yabbuk Irmağı'nın sığ yerinden karşıya geçirdi. Kendisi arkada yalnız kaldı ve tam bu sırada bir adam ortaya çıktı ve gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Öyle ki güreşirken Yakup'un uyluk kemiği çıktı. Adam; ’Bırak beni, gün ağarıyor’ dese de, Yakup onu bırakmadı ve kendisini kutsamasını istedi.

Bu ısrar üzerine Adam sordu;

“Adın ne?”

-       Yakup.

“Artık sana Yakup değil, İsrail denecek. Çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin”.

-       Lütfen sen de adını söyler misin?

Adam adını söylemedi ama onu kutsadı. Yakup, ‘Tanrı'yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı’ diyerek oraya ‘Peniel’ adını verdi. Uyluğundan ötürü aksadığı için, İsrailliler bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler. Çünkü Yakup'un uyluk kemiğinin başındaki sinire çarpılmıştı [14] .

Yakup güvenlik içinde Kenan ülkesinin Şekem Kenti'ne vardı ve orada konakladı.  Çadırını kurduğu arsayı Hamor'un oğullarından yüz parça gümüşe alıp orada bir sunak kurdu ve 
‘El-Elohe-İsrail’ [15] adını verdi [16] .

Ve bir gün Tanrı Yakup'a da göründü ve Beytel’e yerleşmesini istedi:

Git, Beytel'e yerleş. Tanrı’ya orada bir sunak yap”.

Yakup bu durumu ailesine bildirdi, alelacele eşyalarını topladılar ve hemen yola koyuldular. Kenan ülkesindeki Luz -Beytel- Kenti'ne geldiler, orada Tanrı’ya bir sunak yaparak ‘El-Beytel’ [17] adını verdiler. Ve Tanrı gökyüzünden Yakup’a bir daha seslendi, onu kutsadı ve İsrail adını onayladı:

“Sana Yakup diyorlar, ama bundan böyle adın Yakup değil, İsrail olacak. [18]  Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'yım, verimli ol, çoğal. Senden bir ulus ve uluslar topluluğu doğacak, kralların atası olacaksın. İbrahim'e, İshak'a verdiğim toprakları sana verecek, senden sonra da soyuna bağışlayacağım [19] .”

Yakup Tanrı'nın kendisiyle konuştuğu bu yere taş bir anıt dikti, üzerine dökmelik sunu ve zeytinyağı döktü ve Tanrı'nın kendisiyle konuştuğu için bu yere ‘Beytel [20] ’ adını verdi. Sonra oradan da göçtüler. Aslında bütün konup göçtükleri yer Hebron ve çevresiydi. Yeni bir yere yerleşmek için yola çıktıklarında, aniden Rahel fenalaştı, doğum sancıları başlamıştı, çok acı çekiyordu, üstelik kendilerine yardım edecek kimse de yoktu. Binbir güçlükle ona yardım ettiler. Rahel doğum yaptı ama bakımsızlıktan hemen oracıkta can verdi. Bir oğlu olmuştu, adının ‘Ben Oni’ [21]   olmasını istemişti ama Yakup ona Benyamin/Bünyamin [22] adını verdi.

Sonradan Yakup, dedesi İbrahim’in de yabancı olarak kalmış olduğu, bugün ‘Hebron’ denilen yere, babası İshak’ın yanına döndü ve orada yüz seksen yıl yaşadı. Kocamış, yaşama doymuş olarak son soluğunu verdi, atalarına kavuştu. Oğulları Esav’la Yakup onu Hebron’da bugün Atababalar Mezarı olarak bilinen yere defnettiler
[23] , mezarı halen oradadır.

Aradan pek çok zaman geçti, günlerden bir gün Yakup’un oğlu Yusuf kardeşleri ile anlaşmazlığa düşünce, ona bir tuzak kurdular ve önce Mısırlı bir kervana, ardından da Mısır Firavunu Muhafız Birliği Komutanı Potifar’a köle olarak sattılar [24] . Yusuf, sanılanın aksine orada kendine çok güzel bir yaşam kurdu, çalıştı, firavunun gözüne girdi,  çok üst düzeyde yönetici bir konuma geldi ama kardeşleri bunu hiç bilmedi. Yusuf Mısır’da ne kadar çok rahat ederken, aksine kardeşleri ve babası Yakup da o kadar zor duruma düştü. Kenan’da kıtlık başlamıştı; halk kırılıyor, yiyecek ekmeği bile zor buluyordu, çoğu göç etmek zorunda kaldı, kimi Asur’a, kimi Hitit’e, kimi ise Mısır’a yani Yusuf’un yaşadığı yere.      

 İsrailoğulları’nın tarihinde artık ikinci bir dönem başlamıştı.

Çünkü İsrail’in oğulları, bu nedenle Kenan diyarından çıkarak Mısır’a gitmiş ve orada bir yaşam kurmak zorunda kalmıştı. Zaten Mısırlı bir kervana satılmış olan Yusuf’un hasretiyle yanan babası Yakup, gün gelmiş, istemese de Mısır’a gitmek ve oradaki yaşama uymak zorunda kalmıştı. Vefakar Yusuf, geçmişte yaşadıklarını unutmuş, babası ve kardeşlerini yani İsrailoğulları’nı kentin en iyi yerinde yerleştirmiş, üstüne de Ramses bölgesinde mülk vermişti.

Günümüz Yahudileri ne kadar ‘acı günler, zor günler’ olarak Mısır’da geçirmiş oldukları dört yüz otuz yılı şikayet etmeye çalışsa da, aslında İsrailoğulları günümüze kadar bir güç olarak gelmiş ise eğer, bunu Mısır’a borçludur.

Borçludur çünkü en başta Yusuf Mısır’a gitmiş olmasaydı, İsrailoğulları belki de Mısır’a hiç göç etmeyecekti. Eğer ki kıtlık yüzünden İsrailoğulları Mısır’da bir yaşam ortamı ki Yusuf sayesinde bulmasaydı, şu an yine hiçbiri olmayacak, tıpkı Doğu Anadolu’daki Nesturiler gibi yok olup gideceklerdi.

Öte yandan, fakir olarak Mısır’a gelip, zengin olarak Mısır’dan çıkmış olmasaydı bu İsrailoğulları, belki de kutsal savaşları hiç yapamayacak, bugünkü Filistin topraklarında da varlığını hiç gösteremeyecekti. Olan oldu, geçen geçti, gün geldi ve İsrail/Yakup, oğlu Yusuf’u çağırdı ve sordu:

-       Eğer benden hoşnut kaldınsa, lütfen elini uyluğumun altına koy. Bana sevgi ve sadakat göstereceğine söz ver. Lütfen beni Mısır’da gömme. Atalarıma kavuştuğum zaman beni Mısır’dan çıkarıp onların yanına göm.

Yusuf, ‘dediğin gibi yapacağım’ [25] diyerek söz verince, diğer oğullarını da yanına aldı ve konuşmaya başladı:

-       Ben ölmek üzereyim. Tanrı sizinle olacak. Sizi atalarınızın toprağına geri götürecek. Sana kardeşlerinden bir pay fazla veriyorum; onu Amorlular’dan kılıcımla, yayımla aldım. Şimdi yanıma toplanın. Gelecekte size neler olacağını anlatayım.  Yakupoğulları, toplanın ve dinleyin, babanız İsrail’e kulak verin.

Yakup sırayla oğullarının adını söyleyerek onlar hakkında ne düşündüğünü de tek tek anlattı.  On iki oğul saygıyla babalarını dinlediler. Sıra Yahuda’ya gelince, Yakup coştu ve heyecan içinde onu övmeye başladı:

-       Yahuda, kardeşlerin seni övecek, düşmanlarının ensesinde olacak elin. Kardeşlerin önünde eğilecek. Yahuda bir aslan yavrusudur. Oğlum benim! Avından dönüp yere çömelir, aslan gibi, dişi bir aslan gibi yatarsın. Kim onu uyandırmaya cesaret edebilir? Sahibi gelene kadar Krallık asası Yahuda’nın elinden çıkmayacak, yönetim hep onun soyunda kalacak, uluslar onun sözünü dinleyecek. Eşeğini bir asmaya, sıpasını seçme bir dala bağlayacak; giysilerini şarapta, kaftanını üzümün kızıl kanında yıkayacak. Gözleri şaraptan kızıl, dişleri sütten beyaz olacak.

Yusuf’a sıra geldiğinde, Yakup, Yahuda’yı önder ilan ederken, Yusuf’u onun da üstünde bir mertebeye çıkardı:

-       Yusuf meyveli bir dal gibidir, kaynak kıyısında verimli bir dal gibi, filizleri duvarların üzerinden aşar. Okçular acımadan saldırdı ona. Düşmanca savurdular oklarını üzerine, ama onun yayı sağlam, kolları esnek çıktı; Yakup’un güçlü Tanrısı, İsrail’in Kayası, Çobanı olan Tanrı sayesinde. Sana yardım eden babanın Tanrısı’dır, Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’dır seni kutsayan. Yukarıdaki göklerin ve aşağıdaki denizlerin bereketiyle, memelerin, rahimlerin bereketiyle O’dur seni kutsayan. Babanın kutsamaları ebedi dağların nimetlerinden, ebedi tepelerin bolluğundan daha yücedir; Yusuf’un başı üzerinde, kardeşleri arasında önder olanın üstünde olacak.

Yakup artık ölmek üzereydi. Son sözlerinde mezarının Mısır’da değil, atalarının diyarında, Tanrı tarafından vaadedilmiş topraklarda bulunmasını istediğini yine hatırlattı. Oğullarına bu son sözlerini söyledikten sonra, ayaklarını yatağın içine çekti ve son nefesini vererek atalarına kavuştu [26] :

-       Ben ölmek, halkıma kavuşmak üzereyim. Beni Kenan ülkesinde atalarımın yanına, Mamre yakınlarında Hititli Efron’un Hebron’daki tarlasındaki mağaraya, Makpela Tarlası’ndaki mağaraya gömün. İbrahim o mağarayı mezar yapmak üzere Hititli Efron’dan tarlasıyla birlikte satın almıştı. İbrahim’le karısı Sara, İshak’la karısı Rebeka oraya gömüldüler. Lea’yı da ben oraya gömdüm. Tarla ile içindeki mağara Hititler’den satın alındı.

İsrailoğullarının kısa öyküsü ve on iki İsrail oymağı işte budur; Ruben -Yakup'un ilk oğlu- Şimon, Levi, Yahuda, İssakar, Zevulun, Yusuf, Benyamin, Dan, Naftali, Gad ve Aşer. Yakup ile Lea evliliğinden doğan kız çocuğu ‘Dina’ da bu oymakbaşlarına katılırsa eğer, karşımıza on üç İsrail oymağı/kabilesi çıkar.

Daha geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail ve ABD’nin yapmış olduğu müşterek tatbikata ‘Noble Dina’ adı verilmiş olduğuna göre, artık İsrailoğulları kabilesini on iki değil, on üç olarak dikkate almak gerekebilir…

İsrailoğulları atası İbrahim’in doğduğu Ur kenti Sümer, Akad ve Asur uygarlıklarının hüküm sürdüğü Mezopotamya’nın Basra körfezindeki önemli şehirlerinden biridir.

Doğum yeri olarak İbrahim ve babası Terah bugünkü Iraklı’dır.

Yaşadıkları yer olarak ise Urfalı’dır, Harran’dan.

Soylarının sürdüğü ve göçebe olarak gidip kalıp yerleştikleri yer olarak da Hebronlu’dur, El Halil Kenti’nden, yani Filistinli’dir.

Soylarının kıtlık yüzünden yer değiştirip kaldıkları dört yüz otuz yıl dikkate alındığında, İsrailoğulları Mısırlı’dır.

Helen, Asur, Babil, Pers ve Roma işgalleri ve sürgünleri dikkate alındığında ise Yunanlıdır, İtalyan’dır, İranlı ve Iraklı’dır.

Hepsini bir araya getirdiğinizde İsrailoğulları Nil-Fırat coğrafyasındandır.

 

 



[1] Tanah/Tevrat/ Tekvin, Bölüm 15: 18/21.

[2] Tanah/ Tevrat/ Tekvin, Bölüm 32: 28.

[3] Orijinal metin için bakınız: http://cosmos.ucc.ie/cs1064/jabowen/IPSC/articles/article0005345.html

[4] Ur Kenti; Antik Sümer uygarlığının Mezopotamya’da yer alan büyük şehri.

[5] Tevrat, Tekvin, Bölüm 11: 32.

[6] İzak: Hazreti İshak.

Reklamlar

Önerilen Haberler

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Cizre Emiri Bedirhan Bey'in Çocukları... Osmanlı'da Bektaşilikten Nakşibendiliğe Geçiş Süreci... Tevrat'ta Yazılı Korkunç Kehanet! AB'nin Sığınmacı Kartı Piyasada...

Bakmadan Geçme!

KAPAT
YAHUDA'nın Başkenti HEBRON!... Yani El Halil Hakkında Bilinmeyenler...