Anasayfa » Haber
08 Aralık 2016 ( 348 görüntülenme )

Osmanlı'da Bektaşilikten Nakşibendiliğe Geçiş Süreci...


  Bektaşi’den Nakşibendi’ye  

Günümüzde, bir toplumun inanç şekil ve içeriğiyle oynayarak, bunu siyasi ve askeri güce dönüştürme çabaları “teo-strateji” adıyla ifade ediliyor.  

Bu konu üzerinde, alanında söz sahibi bir akademisyen olarak yaptığı çalışmalarla öne çıkan Prof. Dr. Nadim Macit, teo-stratejiyi şöyle tanımlıyor: 


Teo-strateji, kültürel bilinci, ortak tasavvur biçimlerini, sembolleri ve mitleri dini-politik dille ortak bir amaç için güç unsuruna dönüştürmektir. Farklı inanç ve kültür havzalarını dönüştürme ve kendi politik-ekonomik kurallarına bağlama yönetimidir. Diğer yönüyle teo-strateji, dini, devletlerin ve güç merkezlerinin farklı nedenlerle uyguladıkları politik pratikleri meşrulaştırma aracıdır. Bir başka deyişle, inanç ve kültür coğrafyasını güce dönüştürme, inanç ve kültürel değerler yoluyla farklı dini-kültürel havzaları etkileme ve dönüştürmek şeklinde tanımlanabilir. [1]

 

Dinin politik-stratejik okunuşunun ve kullanımının bir başka yönü ise, inanç birliğinin araç olarak görülmesidir. Bunun çarpıcı misali, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı döneminde egemen devletlerin bu coğrafyada dini azınlıkları kendi stratejik amaçları için kullanışında görülmektedir. Bu stratejinin en önemli uygulama aracı da misyonerlerdir. 

Misyonerliğin tarihi çözümlendiğinde şu gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar; Misyonerlik, kendi inanç ve kültür dünyasının dışında kalan toplumların kültürel kodlarını çözümleme, buna bağlı olarak politik ve ekonomik amaçları gerçekleştirme faaliyetlerini içeren stratejik bir kavramdır. Ruhbanlarla sınırlanan ve kurumsal yapıya taşınan dini yayma faaliyeti, belli bir aşamadan sonra kutsal nitelikli politik amaçlara dönüşmüştür. Modern öncesi dönemde kendini İslam’a karşı mevzileyen kilisenin hedefi dünyaya hükmetmek olmuştur. Bu, Roma Kilisesi’nin değişmez hedefidir [2] . 

Patrikhane’nin (Fener Rum Patrikhanesi) kendisini ekümenik ilan etmesini, dini ve masum bir mesele görenler; siyasi tarih, gelenek ve strateji ekseninde Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girişiyle birlikte yaşanan olayları yeniden gözden geçirmeleri gerekir. 

Osmanlı Devleti gerileme sürecine girince, yıllardır inanç ve dini hayatları hukuki teminat altına alınmış dini azınlıklar, Bizans politikaları sürdürmüşlerdir. 

Her zaman Türkler aleyhine çalışan Patrik  III. Parthineus Eflak Prensine gönderdiği mektupta şöyle der;

“İslam döneminin süresinin dolmasına az kalmıştır. Hıristiyanlık dinin sadası yeniden bütün dünyayı kaplayacaktır. Ona göre tedbirler almamız gerekir.”

 

Patrik V. Gregorius ise geleceğe şöyle seslenmektedir; Biz, gelecek olan şehrin peşindeyiz. Barbaropolis’te yaşamak istemiyoruz. Amacımız Konstantinopolis’e ulaşmaktır.

İslam’ın devrini tamamladığı kehanetinde bulunan bu Patrikler, bütün Ortodoks milletini Osmanlı Devleti’ne ve Müslümanlara karşı hep kışkırtmıştır… 

3 Kasım 1839’da, Padişah ve bakanların yan sıra Rum, Ermeni Patrikleri ve Yahudi Hamambaşı’nın hazır bulunduğu toplantıda Gülhane Hattı Hümayunu okundu ve eşitlik ilkesi ilan edildi. Osmanlı Devleti’nin kuruluş felsefesini kökten değiştiren bu bildiri, azınlıklara haklar vermekle dış baskıları azaltmak istiyordu. Her türlü haktan yararlanması karara bağlanan dini azınlıklar askerlikten muaf tutuldu. 

Osmanlı’nın her cephede mücadele verdiği bir dönemde, dini azınlıkların askerlikten muaf tutulması, eğitim ve ticareti onların eline bırakmak demekti, ama bu görülmedi. Nitekim Tanzimat fermanı ile birlikte Osmanlı toplumunu oluşturan unsurlar arasında eşitlik sağlamakla başlayan bu süreç, giderek üstünlük kalıbına dönüşüyordur.

Gayrimüslimlerin devlet içindeki hukuki statülerinde meydana gelen asıl değişme, 1876 Kanun-u Esasi ile yaşandı. Gayrimüslimlerin katılımıyla hazırlanan bu kanun, din ve mezhep farkı gözetmeksizin Osmanlı saydığı tebaaya getirdiği basın hürriyeti, her türlü dernek ve ortaklıklar kurma hakkı, öğretim ve eğitim hürriyeti gibi haklar tanıyordu.

 Özgürlükler alanı için olumlu bir girişim olmasına karşın, ne yazık ki bu, egemen devletlerin etkisi altında hareket eden dini azınlıklar için, amaçlarını gerçekleştirmek yönünde bütün engellerin aşılması şeklinde okundu. Meşrutiyet döneminde kilisenin dışına çıkan ve her alanda kilise adına faaliyet gösteren azınlıklar, Batılı güçlerin himayesi altında her türlü olayın içinde yer almayı “dini özgürlük” adı altında sundu ve bunu yöneticilere kabul ettirdi [3] .

 Şimdi başa dönelim… 

Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde, toplumun inanç biçimleri üzerinde de oynandı. Peki, Osmanlı’da bu teo-stratejik dönüşüm nasıl uygulanmıştı? 

Bu oyunun baş aktörlüğüne, bölgenin en güçlü aşireti olan Babanzadelere bağlı Süleymaniyeli Halid seçilmişti. Şeyh Halid’den, ‘ünlü Nakşibendi Şeyhi Mevlana Halid-i Bağdadi’ye dönüş bu süreçte yaşanmıştı. Böylece Osmanlı inanç yönünden de değişiyordu; “Bektaşilik” yerini “Halidiliğe” bırakıyordu. 

Araştırmacı-yazar Soner Yalçın, “Siz Kimi Kandırıyorsunuz” adlı eserinde bu teo-stratejik dönüşüm sürecini şöyle tanımlıyor: “Bektaşilik ve Nakşibendilik, ilk tasavvuf hareketi olan Yesevilik’ten doğdu. Nakşibendilik, zamanla Türklüğü unutup, Hint ve İran etkisine girdi. Önce, Orta Asya’da, Yeseviliği Sünni öğreti içinde eriterek yok etti. Ardından, Anadolu’da kök saldığı son 400 yıldır da hedefinde hep Bektaşiler oldu. Onları da “Sünnileştirmek” için hiçbir fırsatı kaçırmadı; ne yazık ki Bektaşilerin katledilmesine bile onay verdi”… 

Ve değişim ve dönüşüm başlatıldı…

Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldıracaktı. Bu amaçla Sünni din adamlarının desteğine ihtiyacı vardı.

1826’da hepsini topladı.

Toplantıda söz alan başta Nakşibendi şeyhleri, “Şeriata aykırı hareket ediyorlar, öldürülmeleri vaciptir” diyerek görüş belirtiler.

Diğer şeyhler de Anadolu’da Türk kültürünün yerleştirilip yaşatılmasında büyük emeği olan Bektaşilerin yok edilmesi için tek tek onay verdiler.

Sonrasında, Sultan II. Mahmud siyasi ve askeri yetkilileri bir araya getir ve Şeyhülislam Mehmed Tahir Efendi’nin konağında bir toplantı yapıldı.

Toplantıya, Sadrazam Mehmed Selim Paşa, Rumeli Kazaskeri, İstanbul Müftüsü, Sadaret Kethüdası, Defterdar, Darphane Nazırı, Tophane Nazırı, Yeniçeri Aağası ve ocağın ileri gelenleri ile din adamları katıldılar.

Konuşmalardan sonra, vezirler, ocağın ileri gelenleri, “Bektaşilerin ve Yeniçerilerin katli vaciptir” diyerek imza attılar.

Sıra uygulamaya geldi…

Soner Yalçın bu uygulamayı şöyle anlatıyor: “15-16 Haziran 1826’da, Yeniçeriler katledilmeye başlar. Sultanahmet bölgesindeki yoğun çatışmalarda en az 3.000 yeniçeri hayatını kaybeder. Ardından Atmeydanı’ndaki kışlalara sıkıştırılırlar, önce top ateşleriyle sonra binalarııyla birlikte yakılarak yok edilir. Burada hayatını kaybeden yeniçeri sayısı 7 ila 8.000 civarındadır. Sağ kalanlar yakalanarak idam edilir. Belgrad ormanlarına kaçanlar ise ormanla birlikte yakılarak yok edilir.

Osmanlı yönetimi, halk desteğini yanına almak için dini araç olarak kullanmıştır, tıpkı Yavuz Sultan Selim gibi, tıpkı Mekke Şerifi Hüseyin ve Şeyh Said gibi. Aradaki fark; biri “Sünni-Şii” üzerinden giderek halkı önce kışkırtmış, sonra katletmiştir. 

Diğeri ise aynı yolu “Bektaşi-Nakşi” ayrımcılığı üzerinden izlemiştir. Bu süreçte Yeniçerilerin Kuran’ı Kerim’i parçaladıkları yalanı dahi kamuoyuna sürülmüştür. Bu arada II. Mahmud, kurduğu yeni ordunun adını açıklar; Asakir-i Mansure-i Muhammediye” yani “Allah’ın izniyle muzaffer olacak Muhammed’in Ordusu”. Öldürülen yeniçeriler sanki Allah’ın ordusu değildir” [4] . 

Osmanlı’da, tanımı ve anlaşılması güç bir şekilde Bektaşilikten Halidi Nakşibendi tarikatına geçiş yapılıyordu. Bu amaçla Osmanlı, binlerce Türk Bektaşi’yi katletmekten çekinmemişti. Öte yanda, Çaldıran’la yarattığı Kürt emirliklerinin gücünü kırıyor, yerine Nakşibendi seyit ve şeyhlerini getiriyordu.

Bu hakim gücün figürü, Şeyh Halid-i Bağdadi Nakşibendi idi. 

Kimdi bu Halid? 

Bektaşilerin katledilerek Yeniçeri ocağının kaldırılması, Bektaşilik yerine Nakşibendi tarikatının Osmanlı’nın resmi tarikatı haline dönüştürülmesi süreci, aynı zamanda Barzani coğrafyasının hakimleri olan Baban, Soran, Bedirhan gibi derebeylerinin isyana kalkıştıkları, sonrasında ise ortadan kaldırıldıkları dönemle eşzamanlıdır. 

İşte böylesi bir süreçte ortaya çıkan Halid-i Nakşibendilik; hem isyanlar, hem bugünkü deyimiyle Kürt Sorunu, hem de Cemaat Barzani’nin asıl kimliği konusunda bize çok önemli ipuçları sunması açısından üzerine dikkatle eğilmeyi hak ediyor. 

Nakşibendiliğin tarihsel süreci ile Osmanlı’nın dağılma sürecinin aynı döneme rastgelişi, dikkatlerimizi daha da keskinleştiriyor…

Ve şimdi bu tarikat Cübbeli görüntüsüyle ekranlarda, siyasette ve ticarette... 



[1] A.g.e.s. 15.

[2] A.g.e.s. 57.

[3] A.g.e.s. 95.

[4] Soner Yalçın, Siz Kimi Kandırıyorsunuz, s.63, Doğan Kitap, 2008.

Önerilen Haberler

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Mondros Mütarekesi Nasıl İmzalandı? BARZANİ'DEN PKK'YA 55 YILLIK MESAJ! Ve İsrail Konuştu... Uğur Mumcu'nun Ölümüne Giden Süreç...

Bakmadan Geçme!

KAPAT
ESMA İÇİN AĞLIYORDU AMA BAKIN ŞİMDİ NE OLDU...