Reklamlar
Anasayfa » Haber
08 Aralık 2016 ( 462 görüntülenme )

Osmanlı'yı İngilizlere Kim Teslim Etti? İşte O Gizli Anlaşma...


SULTAN VAHDETTİN OSMANLI'YI İNGİLİZLERE TESLİM ETTİ Mİ?

İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın arşivleri, Birinci Dünya Harbi yıllarında Anadolu’da bir Kürt tampon devleti projesinin olmadığını gösteriyor.
Bunun iki nedeni var: İlki, hem İngiliz hem Rusların Anadolu’yu ele geçirip Osmanlı Devletini yıkabileceklerine olan kesin inançları; diğeri ise 1917’de Rusların savaştan çekilmesi üzerine İngilizlerin Anadolu’yu işgale güçlerinin yetmeyişi.
 
Rusların daha harbin daha başında bir yanda Erzurum üzerinden Ankara-İstanbul-Boğazlara, öte yanda Musul üzerinden İskenderun-Akdeniz’e hızla ilerlediğini gören İngilizler tüm güçleriyle Çanakkale’ye saldırmıştır. Amaçları Osmanlı’nın saltanat merkezi ele geçirip yeni haritalar çizilirken asli güç olabilmektir. Çanakkale’nin geçilemeyişi, ardından Rusların savaştan çekilmesi ve derken İngilizlerin Anadolu’yu işgale güçlerinin yetmeyişi tüm planların alt üst olmasına yol açmıştır.
 
Mondros Ateşkesi sonrasında başı Bedirhanların çektiği ekip ellerinde Kürdistan dosyasıyla ortaya çıktığında, buna da Ermenistan dosyası eklendiğinde, bu bir ölçüde İngilizlere yeni savaş planları için ilham vermiştir; önce Anadolu’nun Asya ile organik bağını Ermeni-Kürt tampon devletleriyle kesmek, ardından kuşatıp Anadolu’yu ele geçirmek!
 
Bu noktada İngiliz düşüncesi, Basra, Musul, Kerkük petrol havzasının elde tutulması, Basra-Hindistan yolunun kontrolü ve Ruslarla aralarına da bir uydu tampon devlet kurulması esasına dayanmaktadır.
İngiliz düşüncesinde Kafkaslar hep ikinci plandadır.
 
Bu ana fikre dayalı olarak İstanbul’da kurulmuş olan Ermeni-Kürt örgütleriyle temasa geçmişler ve Seyit Abdulkadir’i ve Bedirhan oğullarının başvurularını dikkate almışlardır.
 
Gazi Mustafa Kemal kurtuluş savaşını başlattığında, Damat Ferit Yönetimi dahil buna karşı olan tüm unsurlarla işbirliğine giderek bu yeni projeye sarılmışlardır.
 
İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb’den Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderilen 19 Ağustos 1919 günlü şu rapor bu gizli niyetleri açığa vuruyor;
 ‘Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek, Geri kalan dört ili de bir Kürt Devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor.’
 
Bundan sonraki istihbarat raporlarının tamamı İngilizlerin Kürdistan ve Kürt siyaseti üzerine dayalı olacaktır. Örneğin, Müsteşar Hohler’in, 27 Ağustos 1919 günü Londra’ya bildirdiği şu görüşe bir bakınız;
‘Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındadır. Kürtlerin ve Ermenilerin durumları beni hiç ilgilendirmez…’
 
28 Kasım 1919 günü Mr. Kidston’dan Londra’ya gönderilen raporda ise şunlar yazılıdır;
Kürtlere her ne kadar inanmazsak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.’
 
9 Aralık 1919 günü, Yüksek Komiser Amiral Sir F. De Robeck, Londra’ya, Lord Curzon’a şu raporu göndermiştir;
‘Mr. Hohler, Kürt Meselesi hakkında, Kürt Başkanı olan Şeyh Said Abdulkadir Paşa(Seyit Abdulkadir) ile görüştü. Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar.’
 
Aynı amaçları sergileyen bir İngiliz belgesi de 26 Aralık 1919 tarihli ve 966/633 sayılıdır;
‘Kürt kabileleri İngiliz ve Fransız hakimiyetine konacak. Kürdistan’da hiçbir şekilde Türk bırakılmayacak. Bir tek Kürt devleti mi yoksa birçok Kürt devleti mi kurulacağı düşünülecek. Ermenilere Amerikalılar kanalıyla silah sağlanacak’[1]
 
Amiral Sir. F. De Robeck, 26 Mart 1920 günü Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a şu bilgileri gönderecektir;
‘Kürdistan, Türkiye’den ayrılıp tamamen özerk olmalıdır. Ermenilerle Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz. İstanbul’daki Kürt Kulübü Başkanı Seyit Abdulkadir ile Paris’teki Kürt Delegesi Şerif Paşa emrimizdedir’…
Tüm bu raporlar yukarıda açıkladığımız İngiliz siyasi stratejisini açığa çıkarmaktadır.
 
Bizim açımızdan, işgalci güçlerin niyet ve emellerini bilmek olduğu kadar, bu işgale karşı Osmanlı Yönetimi’nin ne yaptığını bilmek önemlidir.
 
12 Eylül 1919 günü, Damat Ferit Paşa ve İngiltere Hükümeti adına M. Fresrer ve H.N. Churchill arasında imzalanan gizli bir anlaşma, ne yazık ki Osmanlı’nın daha başta İngilizlere teslim olduğunu göstermektedir.
 
Tarihçi yazar Sinan Meydan bu anlaşma için şöyle diyor;
‘Vahdettin İngiltere’ye yalvarıp yakarmaya devam etmişti. Damat Ferit, 8 Eylül 1919’da ‘Türkiye’yi kontrol etmelerini istedikleri İngilizlere ‘Padişah’ın daha cazip bir teklifini sunmuştur. İngilizler bu teklifi kabul etmişler ve Damat Ferit, Padişah Vahdettin’in temsilcisi sıfatıyla İngilizlerle 12 Eylül 1919’da bir ‘gizli anlaşma’ imzalamıştır’.
 
Bu gizli anlaşmanın aşağıdaki metnini de açıklayan Sinan Meydan, sözlerini şöyle tamamlıyor;
‘Vahdettin’in İngilizlerle yaptığı bu gizli anlaşma hakkında Sina Akşin’in değerlendirmesi ise şöyledir: Padişah 30 Mart tarihinde pek çok tavizler vermiş olarak İngilizlerle 12 Eylül ön anlaşmasını yaptı ve böylece İngiltere’ye olan uyduluğunu kesinleştirdi.’ [2]
 
İmzalanan gizli anlaşmanın içeriği şuydu;
1. İngiliz Hükümeti, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde genel bir manda yetkisine sahip olması koşuluna karşılık, bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garanti eder.
2. Konstantinopolis, Boğazların İngiliz denetimi ve koruması altında olması koşulu ile Sultanlık ve hilafet merkezi olmaya devam eder.
Bu ilk iki madde hükümleri, Osmanlı’nın İngilizlere kayıtsız ve şartsız teslim olduğunu ve İngiliz mandasını kabul etmiş olduğunu gösteriyor.
 
Peki, manda yönetimi neydi?

Manda yönetimi Birinci Dünya Savaşı sonunda Paris Barış Konferansı'nda gündeme gelen bir sömürge yönetim şekliydi. 16 Aralık 1918'de, Güney Afrikalı General Jean Christian Smuts tarafından gündeme getirilmişti.
 
Buna göre, büyük savaşta yenilen merkezi devletlerden ayrılacak ülkelerin yönetimi Milletler Cemiyeti'ne bırakılacaktı. Henüz ‘bağımsız olma’ yeteneğine sahip sayılmayan bu uluslar Milletler Cemiyeti tarafından bu ‘yeteneğe erişinceye kadar’ eğitilecekti. Ancak kurum bu işi kendisi yapmayacak ve bu amaç için ‘ büyük bir devleti’ görevlendirecekti. Bu devlet de Milletler Cemiyeti'nin vekili olarak, söz konusu ulusu yönetecekti.
 
Bu şekliye bu yönetim biçimi, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 22’nci maddesiyle düzenlenmişti. Buna göre, manda sistemi halkın gelişme derecesine, ülkenin coğrafi durumuna, iktisadi şartlarına bağlı olarak üç gruba ayrılmıştı. ‘A mandası’ Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılacak topraklar için düşünülmüştü. Bu gruba bağımsızlık tanınacak, ancak geçici olarak mandater ülkenin de yönetiminde olacaktı.
 
‘B mandası’ ,Almanların Orta Afrika sömürgelerini kapsıyordu.
‘C mandası’ ise iyice geri kalmış Güney Batı Afrika ile Güney Pasifik’teki Alman sömürgelerini ifade etmekteydi [3].
 
Bu tanımıyla Damat Ferit’in kabul etmiş olduğu İngiliz manda yönetimi demek, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nu İngilizler yönetecek anlamındaydı. Bu da, ‘bağımsız olma yeteneğine sahip olmayan bir Osmanlı’ anlamına geliyordu ki, üç kıtada dünya imparatorluğu kurmuş olan bir Osmanlı’yı bu hale düşürmek, Sadrazam da olsa kimsenin hakkı olmamalıydı…
 
Bundan sonraki anlaşma maddeleri artık Osmanlı’nın nasıl taksim edileceğini içeriyor.
İngiliz siyaseti, bu süreçte Sivas’ta bulunan ve ulusal mücadeleyi başlatmış olan Mustafa Kemal hareketini de anlaşmaya dahil etmeyi ihmal etmemişti, şöyle ki;
 
3. Türkiye, bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı koymaz.
4. Bunlara karşılık Türk Hükümeti İngiltere’ye Suriye ve Mezopotamya’daki egemenliğinin korunması için destek verir ve aynı amaca yönelik olarak Halife, Mezopotamya, Suriye ve diğer Müslümanlarla mukim bölgelerde İngilizlere manevi destek vermeyi kabul eder.
5. İngiltere, Sultan otoritesine karşı kurulabilecek olan yarı yasal ulusal örgütlere karşı askeri açıdan Osmanlı Hükümeti’ne destek vermeyi kabul eder.
6. Türkiye, Mısır ve Kıbrıs üzerindeki bütün istemlerinden vazgeçecektir.
 
Anlaşmanın 4 ve 6’ncı maddeleriyle zaten İngiliz ve Fransız işgali altında olan bugünkü Mısır, Kıbrıs, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Körfez’deki Arap ülkeleri üzerindeki Osmanlı hakimiyeti terk ediliyordu. Üstelik bu bölgelerde tesis edilecek yabancı hakimiyetine Halife Sultan Vahdettin tarafından manevi destek verilecekti.
 
3’ncü madde ile de, kalan Anadolu topraklarında ‘ Kürdistan’ adıyla bağımsız bir devlet kurulması öngörülmüştü.
 
Anlaşmanın 5’nci maddesinde olası direnişler düşünülmüş, Mustafa Kemal’in kurtuluş mücadelesine karşı Osmanlı’nın yanı sıra İngiliz kuvvetlerinin kullanılması da hesaplanmıştı.
 
1919 yılı sonu itibariyle Anadolu’ya bakılırsa, bu antlaşmanın önemi şöyle ortaya çıkıyor; Anlaşma imzalandığında Ege, İstanbul ve Akdeniz bölgeleri İtalyan, Fransız ve Yunan işgali altındaydı. İngiliz kuvvetleri Şeyh Mahmud’un bulunduğu Musul vilayet bölgesi ile kuzeyde yer alan Batum’daydı.
 
Bu gizli anlaşmanın ‘de facto’ yürürlüğe girdiği düşünüldüğünde, Anadolu’nun baştan sona işgali ve Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihten silinmesi artık an meselesi olacaktı.
 
Bu gizli anlaşmada yer alan diğer maddeler ise bu işgali resmileştirme ve daha güçlendirme niyetlerini ortaya koyuyor, şöyle ki;
7. Bu konvansiyon, özel ve yarı resmi bir belge olarak kabul edilir. İngiliz Hükümeti, anlaşmada öngörülen hususların gerçekleşmesi için konferansta Türkiye’yi desteklemeyi taahhüt eder.
8. Barış koşulları, Yüksek Konsey’de karara bağlandıktan sonra Majesteleri Sultan, 4 ve 5’nci maddelerdeki konuları içeren ve bu anlaşmaya uygun yeni bir anlaşmayı kabul eder. Sözü edilen bu anlaşma, tıpkı bu anlaşma gibi gizli olacaktır.
9. Konstantinopolis’te yapılan ve çift nüsha olan bu anlaşma iki tarafça, 12 Eylül 1919’da imzalanmıştır.” [4] 
 
Son hükümlerde geçen 8’nci madde hükmü ile paylaşılan Osmanlı topraklarında Halifeliğin manevi gücünün kullanılarak işgalin pekiştirileceğini ve işgale karşı olası direniş hareketlerinde daha başka tedbirlerin de uygulamaya konulabileceğini işaret ediliyor.
 
Hepsine topluca bakıldığında ise, bu anlaşma hükümleri Osmanlı Devleti’nin bir ölüm fermanı gibi görülüyor.
 
Türkiye’de Sevr Antlaşması ve bu anlaşmayı Sultan Vahdettin’in onaylayıp onaylamadığı konusu hala tartışılır. Oysaki Sevr’den bir yıl önce, Damat Ferit Paşa İngiltere ile gizli bir anlaşma yapmış ve Osmanlı’yı İngilizlere teslim etmiştir.
 
Bu süreç, Avrupa’da Ermeni-Kürt Dosyası açan Paris Barış Konferansı’yla da eş zamanlıdır.

Bu belgenin bir kopyası Mustafa Kemal’in de eline geçmiştir. Fransız Yüksek Komiseri Lepissier’in 1 Mayıs 1920 günü Trabzon’dan Fransa Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği şu rapor bunu bize açıklıyor;
‘Anlaşma ile ilgili bu metin, Kemal Paşa’nın elinde bulunan metinden kopya edilmiştir. Bu nüsha kısa bir süre önce Ankara’ya gelmiş olan Amerikalı gazeteci Brown’a da verilmiştir. Her halükarda, 1 Nisan tarihli La Temps gazetesinde sözü edilen belgenin aynıdır’.
 
Ve şimdi, Osmanlı Hükümeti Başkanı Damat Ferit ile İngiltere arasından imzalanmış bu gizli anlaşma, yetişen neslin hafızasından hiç çıkarılmaması gereken ibret verici bir vesika olarak karşımızda duruyor.
 
 Türk tarihine geçmiş olan bu teslimiyet ve bu teslimiyeti zorlayan İngiliz siyaseti yetişen nesillere iyi anlatılabilmiş olsaydı, yeni nesiller tarihten yola çıkarak günümüzü daha iyi görebilecekti ama olmadı, anlatılamadı. Oysaki Uğur Mumcu yıllar önce,‘Kürt İslam Ayaklanması’ adlı eserinde bu gizli anlaşmanın belgesine ‘Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın arşivlerinde ulaşmış, bu özgün belgenin adresini göstermişti ancak bu belge kamuoyuna hak ettiği ölçüde ulaşmadı, ulaşamadı…  
 
Paris ve Londra Konferansları’nda Kürdistan sorunu çözülemedi.
Başkan Lloyd George ise kararlıydı ve bu sorun çözülecekti.
Siyasi Kürtçüler de İngiliz koruması altında bir Kürt devleti kurmak istiyordu[5].
Olası bir Kürt devletine reislik için, sahada Şeyh Mahmud Berzenci, siyasi masada iki isim öne çıkmıştı; Bedirhanlar ve Seyit Abdulkadir…
 
İlginçtir ki Osmanlı’yı İngiltere’ye teslim edenlerin hepsi aynı tarikattandır ve bu tarikatın siyasi yöneticileri bugün de gündemdedir… 


[1] Age, s. 13.
[2] Sinan Meydan, ‘Cumhuriyet Tarihimizin Yalanları’, s. 146, İnkılap Yayınevi, 2010.
[3] Doç Dr Oğuz Aytepe, ‘Milli Mücadele’de Manda Sorunu ve Mustafa Kemal’in Yaklaşımı’, s. 475, Atatürk Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 24, Kasım 1999-2003.
[4] Mumcu, ‘Kürt-İslam Ayaklanması’, s. 12.
[5] Age, s. 14.

Reklamlar

Önerilen Haberler

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Körfez Savaşı'nda Barzaniler Nasıl Parladı? Atatürk'ün Bilim Dünyasına Büyük Mirası: Türk Tarih Kurumu Yahudi Tarihinin En Büyük Sürgünü: BABİL! ŞEMDİNLİ'DEN ÖNEMLİ MESAJ!

Bakmadan Geçme!

KAPAT
Sığınmacılar Geliyor...